Karşılıksız

Lütfi Özgünaydın fotoğrafı
Dükkâna giden ara sokak topraktı hâlâ. Sabahtan yağan yağmur ıslatmış, yol çamur olmuştu. Benim ruganlar, eşimin babetleri alışık değildi kasabanın çamuruna, yoluna. Ben unutmuştum, onlar hiç bilmiyordu. Uzaktan, dükkânın tozlu penceresinden gördüm onu. Üzerinde önlüğü, duymasam da açık olduğunu bildiğim radyosu ve yalnızlığıyla yirmi yıl önce bıraktığım aynı adamdı işte. Tek fark saçında, sakalında seyrek beyazlar değil artık seyrek siyahlar vardı.

Ben lise için büyük şehre, bizimkiler tayinle başka şehre gittikten sonra bir daha görmemiştim. Ne o benden, ne de ben ondan haber aldım bir daha. Çocukluğumun bir parçasını bıraktığım kasabada, o günlerde babamdan göremediğim ilgiyi, sevgiyi gördüğüm adamı görecektim yirmi yıl sonra. Kalbim farklı bir ritm tutuyordu, elim ayağım tutmuyordu. Tanıyacak mıydı? Tanıdı diyelim, ne diyecekti? Ben ne diyecektim? Ne diyebilirdim? Her bir cevapsız soru başka bir sorunun kaynağı oluyordu anlamsız bir kısırdöngünün içindeymişçesine. Artık birkaç adım kalmıştı dükkânın kapısına. Eşim elimi sıkıp pencereye doğru yürüdü. Yalnız çıkacaktım eski toprağın huzuruna. Bu beni huzursuzlandırdı ama cümle kapıdan adımımı attım. Önce fark etmedi ya da ilgilenmedi. İrice gözlükleriyle başı eğik, pürdikkat çalışmaya devam etti. Ne diyeceğimi bilemedim, merhaba anlamsız olurdu. Öksürmem ise saçma. Pardon demeyi düşünmedim bile. Neyse ki gerek kalmadı, başını kaldırdı, bana baktı. Bakışındaki ifade şaşkınlık mıydı sevinç miydi bilemedim. Belki öfkeydi, belki özlemdi. Belki de hepsinin karışımı bir şeydi. Ben gibi o da karışmıştı kendi içinde. Yahut tüm bunlar benim kuruntumdu, o sadece zayıflamaya başlamış hafızasını zorluyor, hatırlamaya çalışıyordu kim bu çocuk diye.

“Nasılsın Halim amca?” diye sorabildim on yaşımdaki hâlimle. İlkokulu bitirdiğim yaz, evde boş boş oturmayayım, sokaklarda serserilik yapmayayım diye babam Halim amcanın yanına çırak vermişti beni. Adı gibi bir adam derdi babam ve kasabadaki herkes onun için, o yaşımda anlamıştım ne demek istediklerini. Adı gibiydi Halim amca. Ne yaptığı işten anlıyor ne de anlamak istiyordum o yaşımda ve o bunu gayet iyi anlıyordu. Tüm haylazlıklarıma güler geçerdi, bilerek mi yapar, ruhuma işlerdi. İnce bir işçilikle ruhumu dokudu, bir motif verdi filizlenen kişiliğime. İnsanın gözlerinin içi nasıl güler o öğretti bana henüz bu deyimin anlamını bilmeden. Sosyal bilgiler dersinde öğretmenimin kitaptan sıkılarak okuduğu “küçüklerini sevmek, büyüklerini saymak” sözlerini yaşayarak gösterdi bana. Ve hâlâ aynı adamdı işte. “İyiyim Kerem oğlum, sen nasılsın? Çok oldu görmeyeli.” dedi gözlerinin içi gülerek. Benim ağlayasım geldi. Kimleri silmiştim hayatımdan üç beş gün aramadılar, yanımda olmadılar diye. Ne küfürler etmiştim arkalarından, neler söylemiştim yüzlerine, hangi kasvetli tasvirlerle süslemiştim zehir zemberek cümlelerimi. Demek ki hiçbir şey öğrenememiştim ondan. Yüzeyde kendini gösteren göstermelik bir kibarlık değil içten gelen samimi bir anlayıştı onunkisi. “Şükür Halim amca.” diye cevapladım. O esnada dükkânın penceresinden bizi izleyen eşime takıldı gözü. “Karım.” dedim. Yüzündeki o karışık ifade uçup gitti bir anda, yerine, oğlunu evlendirmiş bir babanın gözlerindeki ışıltı geldi, gülümsedi. “Söyle gelsin, orada niye duruyor.” deyip “Rafet’in oradan üç çay söyleyeyim de az muhabbet edelim. Rafet amcan beş yıl önce Hakk’ın rahmetine kavuştu, haberin yok dimi?” diye sordu. Kafamı salladım. En yakın arkadaşıydı kahveci Rafet. Ağzından küfürü eksik etmezdi ama güler yüzünü de kimseden esirgemezdi. “Kalpten.” dedi, derin bir iç çekti. “Hiçbişeyciği yoktu.” diye ilave etti. Gözleri nemlenir gibi oldu. Eşim geldi, ben konuyu değiştirdim. “Hiçbir şey değişmemiş Halim amca buralarda. Dükkân da sen de hâlâ aynısınız.” dedim gülümseyerek. Sonra konu konuyu açtı. Göçüp gidenler, yeni doğanlar, evlenenler, kapanan dükkânlar, dikilen apartmanlar, benim işim, eşimin nereli olduğu, anne babam, büyük şehirde yaşamanın zorlukları şeklinde yoğun bir muhabbete daldık ikinci çaylarımızı da içerek. Yirmi yılı yirmi dakkaya mı sığdırmaya çalışmıştık. Sevgi yoğundu, hasret yoğundu, masumiyet yoğundu. Eşime o günlerde yaptığım yaramazlıkları anlattı sonra. Hep birlikte güldük. Bir saati devirdik dükkânda. Elini öptüm, helallik aldım. Dönüşte uğrayıp bir akşam orada kalmaya karar verdik eşimle. Yakındaki turistik köyü gezer, Bizans harabelerinin oraya gideriz dedik. Akşam da Halim amcada kalıp yemeğimizi yerken muhabbete kaldığımız yerden devam edecektik.

Kafamda binbir soruyla sıkılarak gelmiştim dükkâna ve on yaşımdaki haylaz Kerem olarak çıkmıştım. Çamurlu yol ne kadar güzeldi, ne kadar doğal. Eşim ayrı bir güzeldi bugün en sıradan kıyafetleriyle. Güneş daha çok mu ısıtıyordu ne? Bir insanın başka bir insana yapabileceği en güzel şeyi yapmıştı Halim amca, sevgisini vermişti bana, karşılıksız ve çıkarsız. Uzun zamandır tatmadığım bir duyguydu bu. Yola çıkmadan önce cep telefonunda numarasını gördüğüm asker arkadaşım Naci geldi aklıma. En son dört beş yıl önce konuşmuştuk. O aramayınca ben de aramamış, hatta kafamda silmiştim onu. Oysa ne iyi anlaşırdık. Hayat onu da bir yerlere savurmuştu, kimbilir neler yaşamıştı. Aradım. Telefonda “Devrem” diyen gencecik bir ses geldi önce kulağıma, sonra görmesem de yüzündeki gülümsemesini hissettim, ben de gülümsedim. Kalacağımız oteli öğrendi, mutlaka görüşelim dedi.

Yirmi yıl önce bıraktığım yerde bulduğum Halim amca yirmi yıl sonra yarım bıraktığım dersini tamamlamıştı artık.

ps. Notos'ta "Bu fotoğrafın öyküsünü yazar mısınız?" adlı bir ilan görüp bu hikâyeyi göndermiştim. Blogda dursun, unutulmasın.

0 yorum:

Yorum Gönder

Lütfen isimsiz yorum bırakmayın.